Güneşe Yazılan Yazılar - 1

NEŞİN PEŞİNDEKİ UÇURTMA

Sarı sıcak sessizliği bozan bir sesle eğildiği yerden doğruldu Kadın. “Koşmayın çocuklar düşeceksiniz” diye bağırmıştı biri. Kadının kızıl saçlarının üstünde parlayan güneş gözlerini kamaştırdı. Gözlerini açmaya çalışarak sesin nereden geldiğini anlamak istercesine etrafına bakındı. Kirli elleri ile gözlerini ovuşturmak istemedi. Gözlerini kısıp ellerini nereye sileceğini bilemedi bir müddet, sonra eteklerine sildi. Hava çok sıcaktı.

Elinin tersiyle alnındaki teri silip, gözlerini kısarak uzaklara bakmaya çalıştı. Tam karşısında uçsuz bucaksız uzanan Mezopotamya ovasını gördü, ağzının kenarı gülümser gibi kıvrıldı. “Koşma Feriiittt” diye bağırdı yine aynı ses. Ses başka taraftan geliyordu, başını sola doğru çevirdi, güneşin ışıkları gözlerini öyle kamaştırdı ki, bu sefer hem gözlerini kısmak hem de ellerini ve kollarını siper ederek bakmak zorunda kaldı.

Kör edici bir aydınlık vardı.

Kalın bir kâğıdın rüzgârda çıkarttığı sesi duydu ‘tap tap tap tap tap’ ve bir uçurtma geçti önünden hızla. Gülümsedi Kadın. Gene aynı sesi duydu ‘tap tap tap tap tap’ ve bu sefer uçurtma hızla öbür yöne doğru geçti önünden. Ellerini beline koyup seyretmeye çalıştı önünde uçan uçurtmayı. Gene çocuklar belli ki kilisenin altında koşturuyorlardı.

‘Tap tap tap tap tap’

Çan kulesinin arkasından tekrar geçti uçurtma hızla.

Kilisenin avlusunda etrafına baktı bir an için. Kimse yoktu.

‘Tap tap tap tap tap’ 

Uçurtma gittikçe hızlanarak ikide bir çan kulesinin arkasından geçiyordu.

Avlunun kenarına doğru yürüdü. Duvara tutunarak aşağı eğilip baktı. Beş erkek çocuğu bir o yana bir bu yana koşturuyorlardı. Bir tanesi ipini tutmuş ustaca hareketlerle uçuruyordu uçurtmayı. Uçurtmanın ipini tutan çocuğu tanıyınca bir gülümseme oturdu yüzüne Kadının. Biraz önce sesini duyduğu kadın gibi bağırdı: ‘Feriiiiit’. Uçurtmayı tutan çocuk başını kaldırıp ona baktı ve gözleri karşılaşır karşılaşmaz çocuk güzel bir gülümsemeyle ‘Ne var?’ dedi. ‘Yavaş olsana’ dedi Kadın, ‘uçurtma çan kulesine takılacak’. ‘Bir şey olmaz’ deyip Kadına bakmadan koşmaya ve uçurtmayı daha da hızlı ve çan kulesine daha da yakın uçurmaya başladı çocuk.

‘Bir şey olmazmış’ diye söylenerek avludaki banklardan birine oturup çan kulesine doğru baktı Kadın gözlerini kısarak. ‘Her sene her cami minaresine, her çan kulesine mutlaka bir uçurtma takılır, sanki bilmiyor’ diye söylendi kendi kendine. ‘Tap tap tap tap tap’ sesini duyunca başını kaldırıp çan kulesinin arkasından uçan uçurtmaya baktı yeniden. Uçurtmanın gözleri ve kırmızı dudakları vardı. Gülümsedi. 

“Üşüyorum abla…”

Kadın şaşkınlıkla etrafına bakındı.

Bir kız çocuğu sesiydi bu, derinden gelen bir ses.

“Ablaaaa…” Bu sefer ses daha derinden gelmişti. Sanki bir iç çekiş, bir inleme gibi.

Kadın ayağa kalktı, etrafına baktı. Sarı sıcak Mezopotamya ovası göz alabildiğince uzanıyor, güneş Doğu’da ve daha tam tepeye varmamış olsa da cayır cayır yakıyordu ortalığı.

‘Tap tap tap tap tap’

Uçurtma gene geçti çan kulesinin arkasından.

Bu ses de olmasa ürkütücü bir sessizlik vardı aslında ortalıkta.

Avlunun ortasına yürüdü. Etrafına baktı. Emin olamadı, kilisenin avlusundaki tüm pencerelerden içeri baktı ama kimseyi göremedi. Başını salladı. Avlunun duvarına doğru yürüdü. Duvara yaslanıp ovayı seyre daldı. Başını hafifçe sola doğru çevirip karşıya baktı. Gözlerini kıstı. Bir şey görmeye çalışıyordu sanki. Ayak parmaklarının üzerinde yükseldi, boynunu uzattı, elini alnına siper etti ve kısık gözlerle bakmaya devam etti. Sonra somurtarak dudaklarını büküp sert bir hareketle elini indirdi. “Gece olunca ışıkların inci gibi görünür ama” dedi, “neredesin şimdi?” Hava o kadar sıcaktı ki, kesif bir buharlaşma çok uzakları görmesini engelliyordu bakanın.

“Orası duruyor yerinde ” dedi arkasından gelen bir erkek sesi. Kadın hafifçe başını öne eğdi, yüzünü hafif bir gülümseme kapladı.

Sesin sahibi Adam Kadının yanına yaklaştı ve sağ tarafında durup duvara tutundu. Katran karası saçları parlıyordu güneşin altında. Kadın gülümsemeye devam ediyordu. Yan yana durdular bir müddet birbirlerine bakmadan. İkisi de ovaya bakıyorlardı.

“Nereden biliyorsun?” diye sordu Kadın yumuşak bir sesle.

“Neyi?” dedi Adam usulca, ovaya bakmaya devam ederek.

“Orayı dediğimi?” dedi Kadın, Adama bakarak. 

Adam, ovaya bakmaya devam etti. “Karşıdaki şehre bakmıyor muydun? Sınırın öte yanındaki şehre?”

Kadın cevap vermedi. Başını çevirip ovaya bakmaya devam ederek “Biliyor musun?” dedi usulca “ben çocukken sınırlarda çizgi var sanırdım.”

Adam acı acı gülümsedi. “Keşke çizgi olsaydı.”

“Sen oraya hiç gittin mi?” diye sordu heyecanla Kadın ovaya bakmaya devam ederek.

“Hayır” dedi Adam, “ama babam gidermiş.”

“Keşke sınırlar hiç olmasaydı.” Adama dönüp gülümsedi “giderdik şimdi oraya.”

Adam buruk bir gülümsemeyle “Sınırlar var ama ne yazık ki. Belki çizgiler yok ama acı var” dedi.

“Orada mı?” diye sordu Kadın acı bir ifadeyle.

Adam ovaya bakarak başını salladı. “Her yerde, bu topraklarda, her yerde…”

Kadın başını önüne eğdi hüzünle.

‘Tap tap tap tap tap’

Uçurtma hızla ikisinin burnunun ucundan geçti.

Kadın irkildi ve aşağıya eğilip bağırdı: “Feriiiiit”

Ferit hem koşuyor, hem uçurtmayı uçuruyor, hem de ‘ha ha ha ha haaaaa’ diye kahkahalar atıyordu.

‘Tap tap tap tap tap’

Uçurtma gene ikisinin burnunun dibinden geçti.

“Ferit, bak ineceğim şimdi aşağıya” diye seslendi Kadın.

Ferit omuzlarını silkip başka tarafa doğru koşturmaya başladı uçurtmasıyla. “Sen inene kadar ben çoktan güneşi yakalamış olurum” diye bağırdı alaycı bir sesle.

“Deli” dedi Kadın “ne güneşi?”

“Ablaaaaaa…”

Kadın irkildi. Gene o kız çocuğunun sesiydi duyduğu.

Adama doğru döndü: “Duydun mu?”

“Neyi?” dedi Adam sakince.

“Duymamış olamazsın, bir kız çocuğu bir saattir abla, abla deyip duruyor, hatta bir ara abla üşüyorum dedi.”

Adam şaşkınlıkla Kadına dönüp baktı: “Bu havada?”

“Evet, ben duydum.”

“Ablaaaa, ne olur, çok üşüyorum…”

Derinden, boğuk ve kesik kesik gelen sesi duymamış olması imkânsız diye düşündü Kadın. 

Adamı olduğu yerde bırakıp kilisenin avlusunda etrafına, sonra da yan duvarlardan sarkıp alt avluya baktı. Kilisenin avlusunun diğer ucundaki mezarlığa takıldı gözleri. Hızla oraya doğru yöneldi.

Adam bıraktığı yerde kalmıştı. Kendi durduğu yerden onu göremiyordu artık. Mezarların arasında yürüdü. Bir mezar taşının üstünde minik bir tekir kedi oturuyordu. Kedinin yanına gidip yere eğilip başını okşadı. Kedi Kadına baktı, yerinden kalkıp yürüdü gitti. Kadın yerinden doğrulmaya çalışırken başı döndü, gözü karardı. 

***

Küçük kız çocuğu üstü başı pislik içinde köyde yürüyordu. Köyü bir baştan bir başa arşınlıyor, evlerin avlularına girip çıkıyordu. Kadın küçük kızın peşine takıldı. Yürüdü onunla köyün sokaklarında saatlerce, evlerin avlularına girdi çıktı, onunla oturdu avlularda. Garipti ama önlerinden geçen kimse küçük kıza bakmıyordu. Küçük kız sanki dikkat çekmek ister gibi bir o yana bir bu yana arşınlıyordu sokakları, insanlara bakıyor, evlerin avlularında pencere önlerinde çömeliyordu. Ama kimse ilgilenmiyordu onunla. Gördükleri belliydi onu ama bakmıyorlardı.

Küçük kız bir evin avlusuna girdi. Yorgundu belli ki. Kadın da peşinden gitti. “Abla” dedi zor duyulacak bir sesle ve avluda bir taşın üstüne oturup bacaklarını göğsüne çekip kollarını doladı bacaklarına ve öylece oturdu.

Hava soğuktu, biraz önce Mezopotamya ovasını cayır cayır yakan güneş ısıtmıyordu şimdi bulundukları köyü. “Burası neresi acaba?” diye düşündü Kadın. Yöredeki pek çok köy birbirine benzerdi. Çıkartamadı. Küçük kıza baktı.

Küçük kız başını önüne eğmiş hüzünlü bir şekilde boşluğa bakıyordu.

Evin pencerelerinden birinde bir hareket gördü Kadın. Oraya doğru baktı. Bir perde hafifçe aralandı. Bir genç kız bakıyordu ürkek ve hüzünlü bakışlarla pencereden. Küçük kıza bakıyordu. Küçük kız başını kaldırdı ve penceredeki kızı görünce çok hafif sesle “abla” dedi, “abla, üşüyorum…”

Penceredeki kız ‘yapma’ der gibi başını yana eğdi, gözlerinde bir hüzün vardı. Gözyaşı da mı vardı? Kız perdeyi örtüp kayboldu. Hava kararmaya başlamıştı. Soğuk artıyordu. Küçük kız titreyerek yerinden doğruldu ve kararlı adımlarla başka bir evin bahçesine yöneldi. Kadın onu takip etti. Küçük kız girdiği avluda bulunan bir tandırı elleriyle yokladı. Aynı şeyi Kadın da yaptı. Sıcaktı tandır. Küçük kız tandırın üstüne sıçradı bir hamlede ve üstüne tünedi. Belli ki ısınmaya çalışıyordu. Biraz sonra kıvrılarak uyuklamaya başladı.

Kadın ne yapacağını bilemedi. O da tandırın üstüne çıktı, yanına kıvrılıp sarıldı küçük kıza ve gözlerini kapattı.

***

Bir tepede duruyordu Kadın, yanında da katran karası saçlı Adam. Ovaya bakıyorlardı.

Rüzgâr yüzlerine vuruyordu. İri iri kum tanecikleri hissetmeye başladı yüzünde. İlerilerde ovada bir yerde hava kararmış gibiydi, oysa daha güneş vardı. Ferit uçurtmasıyla koşuyordu.

Ferit’e seslendi. “Güneşi yakalamaya mı gidiyorsun gene?”

“Ben değil” dedi Ferit ona bakmadan yüksek sesle, “uçurtmam.”

“Rüzgâr artıyor gibi” dedi düşünceli düşünceli.

“Kum Fırtınası” dedi Adam ovadan gözlerini ayırmadan.

“Gene mi?” diye suratını astı Kadın. Adam gülümsedi.

“Biliyor musun” dedi Kadın, “o kızı gördüm.”

“Hangi kızı?”

“Hani benim sesini duyup da senin duymadığın kızı.”

Adam hiçbir şey söylemeden baktı Kadına. 

“Bir köyde gördüm onu, hangi köy olduğunu çıkartamadım. Dolanıp duruyordu. Bir o yana bir bu yana tüm köyü arşınlıyordu. Bütün evlerin avlusuna giriyor, saatlerce oturuyor avlularda. Sanki bir şey istiyor, bir şey arıyor…”

Adam ovaya bakarak başını iki yana salladı. Kadın soru sorar gibi baktı ve devam etti: “Sonra bir evin avlusunda yere çöküp kaldı, bekledi bekledi bekledi… Bir pencerenin perdesi aralandı ve bir kız baktı pencereden ve küçük kız çocuğu ‘abla, üşüyorum abla’ dedi. Sonra da kız pencerenin perdesini kapatıp kaybolunca, küçük kız kalkıp başka bir evin avlusuna gidip oradaki hala sıcak olan tandırın tepesine tünedi ve biraz sonra da uyuyakaldı.” 

“Biliyorum” dedi Adam.

Kadın şaşırmıştı. “Biliyor musun?”

“Herkes bilir o kızı… Yani hikâyesini.”

“Öyle mi?” Kadın meraklanmıştı. “Neymiş peki? Kimmiş o küçük kız?”

Adam hüzünle başını salladı iki yana, “Seyfo’nun acılarından…” dedi.

Kadın elini ağzına götürdü, dudakları titremeye başladı, gözlerine yaş yürüdü. “Peki” dedi titreyen sesle “ne oldu o küçük kıza?”

“Kimse bilmez” dedi Adam…

Onlar konuşurken bir taraftan da rüzgâr hızını arttırıyordu.

Kadının yanaklarını yaladı geçti rüzgâr, gözündeki yaşları alıp savurdu. Kum taneleri iri iri yüzüne vuruyor ve canını acıtıyordu. Adam dimdik ayakta duruyor ve karanlığı delen bakışlarla uzaklara bakıyordu ama birden gözlerini kapadı. Yüzünde bir gülümseme vardı.

Rüzgâr Kadını aniden yerinden kaldırıp havaya savurdu. Ayakları yerden kesilivermişti. Uçuyordu. Rüzgâr o kadar kuvvetliydi ki, kumlarla birlikte boşluğa savuruyordu onu. Adamın katran karası saçları rüzgârda savruluyordu. Kadın elini uzattı ve Adamın bir tel saçına tutundu. Rüzgâr Adamın yüzünü okşuyordu, eline değiyor, elini okşuyordu.

Adamın gözleri kapalıydı, gülümsüyordu.

Katran karası bir tel saça tutunan Kadının ayakları yerden kesilmişti ama artık oraya buraya savrulmuyor sadece olduğu yerde uçuyordu.

Boştaki elini Adamın saçlarına, sonra da yüzüne doğru uzattı. Dokunmadı, elini ağzına götürdü.

Adam ürperdi… Belki üşüdü…

“Rüzgâr olup dokunmayı bu topraklar öğretti bana” dedi Kadın duyulmayacak kadar hafif bir sesle, ‘ama biliyor musun, bu topraklarda aşk imkânsız!’

Elini Adamın saçlarına uzattı. Yüzüne çok yaklaşmıştı. Dokunmadı, kendi yüzüne götürdü, kendi elini ısırdı hafifçe ve gözlerini kapattı.

***

Tandırın üstünde etrafına baktı Kadın. Küçük kız çocuğu yoktu yanında. Koşarak kalktı, bütün köyü geçti, tüm evlerin avlularına baktı. Yoktu… Evlerden hiçbir ses gelmiyordu. Saatlerce deliler gibi küçük kızı aradı her yerde, bulamadı. Küçük kızın ‘abla’ diye seslendiği evin avlusuna geldi, onun oturduğu yere çömelip bekledi. Bir müddet sonra perde aralandı ve evdeki kız hüzünlü gözlerle dışarıya baktı. Pencerenin arkasındaki kız ağlıyor muydu? Kız hızla perdeyi kapatıp kayboldu.

Kadın umutsuzca kalktı. Her yere son bir umutla bakıp köyün çıkışına yöneldi.

***

Kadın gözlerini açtı. Kilisenin mezarlığındaydı. Mezar taşlarından birine yaslanmış oturuyordu. Eliyle başını tuttu. Kaç dakikadır buradaydı? Yoksa saatler mi demeliydi? Yerinde doğruldu ve kilisenin avlusuna yöneldi. Güneşi aradı gözleri. Evet, saatler geçmiş olmalıydı, çünkü güneş batmaya hazırlanıyordu.

Birazdan Mezopotamya ovasına akşam inecek, güneş kızıla boyadığı taş evlerin üzerinden herkese veda edip yerini geceye bırakacaktı. Tam karşıdan gelen ve her geçen dakika koyulaşan o mavi renk, Mezopotamya ovasını koskoca bir denize çevirecekti.

Duvarın yanına yürüyüp aşağı baktı. Ferit tek başına hala kırmızı dudaklı uçurtmasını uçuruyordu. ‘Feriiiitttt’ diye seslendi. Ferit uçurtmayı uçurmayı bırakmadan dönüp baktı. ‘Ne?’ Kadın ona el salladı. ‘Bak güneş gidiyor, yakalayamayacaksın.’ ‘Yakalarım’ diye zıpladı neşeyle Ferit ve güneşe doğru uçurtmasıyla koşmaya başladı.

Kadın eli havada Ferit’in arkasından bakıyordu…

“Sen yakala bari güneşi…” dedi duyulmayacak kadar alçak bir sesle.

Güneş son ışıklarıyla Kadının kızıl saçlarının üstünde dans ederken, akşam Mezopotamya ovasına inmeye başlamıştı.

***

Not: “Güneşe Yazılan Yazılar” yazı dizim Ahmet Güneştekin’in “Yüzleşme” Sergisi’ndeki eserlerden esinlenerek yazılan deneme yazılarından oluşmaktadır. 

Bu hikâyedeki ‘Küçük Kız’ Orhan Miroğlu’nun “Affet Bizi Marin” adlı eserindeki bir bölümden esinlenerek yazılmıştır.

“Seyfo” (Kılıç Yılı) 20. yüzyılın başında Midyat ve yöresindeki olaylara verilen addır.

Hikâyedeki Ferit, Mardin’de yaşayan bir Süryani çocuğudur.  

Using Format